Benim futbolla ilişkim sonradan kurulmuş bir merak değil. Futbol, hayatıma skorlar üzerinden girmedi; hisler üzerinden girdi. Bir takım tutmaktan çok, bir taraf tutma bir duruş meselesi oldu benim için. Beşiktaşlıyım. Çünkü bazı tercihler yapılmaz, insanın içine yerleşir.
Çocukken bunun adını koyamazdım. Kimse bana “neden Beşiktaş” diye sormadı, ben de kendime sormadım. Çünkü içimdeki bağ, cevabı olan bir soru gibi değildi. Yıllar sonra anladım ki ben bir takımı seçmemişim; bir değerler bütününe yakın durmuşum. Beşiktaş’ı sevmem, onu tanıdıktan sonra değil, ona benzediğimi fark etmeden önce başlamış. Bu farkındalığın tohumu ise ilkokulda, bir gün, hiç beklemediğim bir anda atılmıştı.
Demek ki bazı renkler sevinçten değil, sorumluluktan seçiliyor.
Mehmet Altuğ Türkdalı
İlkokuldaydım. Adını ne yazık ki hatırlayamadığım genç bir müdür yardımcımız vardı; sert ama adil, mesafeli ama öğretici idi. Bir gün yine kola kutularından futbol topu yaptığımız ve mavi önlüklerimiz ile okulun bir köşesinde top oynarken, kendisi de aramıza katıldı. Maçımızı yaptık ve bizlere futbol hakkında bazı hikayeler anlattı. Hangi takımı tuttuğunu sorduğumuzda ise konu Beşiktaş’a geldi. O an anlattıkları, bir çocuğun zihninde sadece bir kulüp hikâyesi değil, bir hayat dersi bıraktı. Beşiktaş’ın renklerinin neden kırmızı-beyazdan siyah-beyaza döndüğünü anlattı.
Balkan Savaşları’nda ve Çanakkale’de kaybedilen gençler için tutulan bir yas… Bir kulübün, kazanmaktan önce kaybetmeyi onurla taşıması… O gün şunu hissettim: Bu bir spor kulübü değil sadece. Bu, acıyı saklamayan, yasını inkâr etmeyen, dimdik ama sessiz duran bir tavırdı.


Çocuk aklımla şunu düşündüğümü hatırlıyorum: “Demek ki bazı renkler sevinçten değil, sorumluluktan seçiliyor.” O an Beşiktaşlı oldum demiyorum. O an, zaten Beşiktaşlı olduğumu fark etmeden, Beşiktaş beni tarif etti.
Bugün dönüp kendime baktığımda, neden Beşiktaşlı olduğum daha da netleşiyor ve görüyorum ki başka seçeneğim de yokmuş. Çünkü ben hiçbir zaman kolay olanın peşinden gitmedim. Kalabalıkların alkışladığı yollardan çok, doğru bildiğim ama zor olan yolları seçtim. Çünkü başarıyı sadece kazanmakla değil, kaybederken kimliğini koruyabilmekle ölçtüm. Çünkü gücü bağırarak değil, durarak göstermeyi daha anlamlı buldum.

Beşiktaş da böyledir.
Mütevazıdır ama küçülmez.
Yalnız kalabilir ama eğilmez.
Kazandığında böbürlenmez, kaybettiğinde mazeret üretmez.
“Şerefimizle oynar, hakkımızla kazanırız” sözü, tribün sloganı değil; bir yaşam cümlesidir. Benim hayatta savunduğum her şeyle örtüşür. İşte, ilişkide, dostlukta, liderlikte…
Önce şeref, sonra sonuç.
Beşiktaş’ta sınıfsal bir kibir yoktur. Tribünde herkes eşittir. Yan yana durursun; kim olduğun değil, nasıl durduğun önemlidir. Ben de hayatta insanları etiketleriyle değil, duruşlarıyla tartarım. Belki de bu yüzden, kendimi en ait hissettiğim kalabalık hep siyah-beyaz olmuştur.
Beşiktaş, “en çok kazanan” olmakla övünmez. Ama “en çok sahip çıkan” olmaktan çekinmez. Zor zamanda kulübüne sırt çevirenlerin değil, tam o anda daha sıkı sarılanların takımıdır. Ben de zor zamanlarda gidenlerden olmadım hiçbir zaman. Hayatta da, futbolda da. Sevinmek için sevmedim hiçbir zaman.
Bugün Beşiktaşlılığım bir takım tutmaktan ibaret değil. Bu, çocukken dinlediğim bir hikâyenin, yıllar içinde karakterime dönüşmüş hâlidir. Renklerin arkasındaki acıyı, tribünün içindeki asaleti, kaybetse bile başı dik durabilen o ruhu kendime yakın bulmam tesadüf değilmiş.
Ben Beşiktaşlıyım.
Çünkü bağırmadan güçlü olmayı öğrendim.
